Nefesi Kesilmek
Sonra o başlıklara uyamayacağımı farkediyorum. Hemen yapabileceğim ve nefesimi kesecek olan şeyler; yarın yapabileceğim ve yine nefesimi kesecek olan şeyler... Filan falan...
Ben aklıma geldiği gibi yazacağım:
Dalgalar nefes keser.
Rüzgârın hafiften esişi, saçınızı alnınıza değdirişi nefes keser.
Günün farklı saatlerinde farklı renkte görünen deniz nefes keser.
İki rengin biraraya gelişi nefes keser.
İki sevgilinin kucaklaşması nefes keser.
Gözünüze değen o uzun bakış nefes keser. O bakış, aklınızı başınızdan alır ve kestirip atar. O zaman yalnızca nefesiniz değil, nefsiniz de kesilir, yaralanır, kanar. Tatlı tatlı kanar...
*****
Sobelenmek isteyen herkese açıktır nefesi kesilmek üzerine yazma davetim... Ben açıktan sobelememeyi tercih ediyorum.
Kar
O sırada koşmuştu o siyah köpek... Tam o sırada yalpalayarak yürümüştü sarhoş. Ve hemen oracıkta düşürmüştü koyu yeşil renkli şişesini. O sırada güneş çoktan çekilmişti... Ve sarhoşun siyah paltosu daha da kararmıştı. Renkler zaten soluktu ama gün, garip bir aydınlıkla direniyordu. Işığı en çok yansıtan renk hâkimdi çünkü dünyaya ve sesleri en çok örten örtüyle kaplıydı her yer. Renkler gibi sesler de solmuştu ama gün direniyordu.
Pencere bir ekran gibi çerçeveliyordu ve ben mürekkebi satırlar hâlinde akıtıyordum deftere.
Bir şeyi çok özlemiş gibiydim renkler sönerken...
Hava kararıp da sokak lambaları yanarken...
Sokak lambaları yanıp da kar taneleri kararırken...

Gökten yağan taneler, aslında, geceleyin de karanlıktı, gündüz de... Geldikleri yere başımızı kaldırıp da baksaydık, görecektik siyah kar tanelerini. Onların aslında yere düştükten sonra ak-pak olduklarını farkecektik.
Ve onların da, tıpkı yağmur taneleri gibi sesleri olduğunu duyacaktık. Eğer dinleseydik...
O sarı ışıklı sokak lambasının altında, sokağın köşesinde, herkesin evine çekildiği saatte, sadece birkaç dakika, -onlar yumuşacık dokunurlarken yanaklarımıza, çenemize, burnumuzun ucuna- sabırla kulak kabartsaydık, o zaman duyacaktık, kar tanelerinin kurumuş yaprakların, ağaç gövdelerinin, elektrik direklerinin, araba kaputlarının, çöp kutularının ve çatıların üzerine ince bir çıtırtıyla yağdığını, yağdığını, yağdığını...
Ve geceleri kar yağan yerlerde sabahın neden daha erken olduğunu, sabahın neden daha aydınlık olduğunu ve sabahın neden daha sessiz olduğunu bir an anlayacakmışız gibi heyecanlanacaktık.
Ve o gecelerin sabahlarında, annelerin neden kalkar kalkmaz çocuklarının odalarına süzülerek onların uykunun ılıklığını hâlâ taşıyan ellerine dokunup bir sır verir gibi "kar yağmış..." diye fısıldadıklarını düşünürken, annemizden aldığımız hayat iksirini çocuklarımıza hiç bozulmadan aktarabileceğimize dâir bir ümit kabaracaktı içimizde.
Bu sırlı kaplayışın, örtüşün, kucaklayışın ve ele geçirişin, derin ve yumuşacık bir sevginin eseri olduğunun farkına varacaktık.
Kar tanelerinin sesini duysaydık...
fotoğraf: http://flickr.com/photos/trevorhenry/322678284/
Olmadı Baştan
Sizin için bir şeyler yapar: Sizin kendiniz için bir şeyler yapmanız gerektiğinin farkında olmadığınız zamanlarda bile...
Deniz, benim sayfam için bir başlık hazırlamış. Benimle biraraya gelerek "biraz daha sağa, biraz daha sola; siyahı daha çok olsun" gibi didiklemelerimi de sabırla karşılayarak istediğim ayarlamaları yapma zahmetine de katlandı üstelik. Yani ben," olmadı, baştan" dedikçe, o da "eyvallah" deyip tekrar tekrar denedi.
olmadibastan.blogspot.com sayfasındaki gibi...
İnce düşüncesi ve emekleri için çok çok teşekkür ederim kendisine...
Güneş Yanığı
Kelimelerin sigortası atar bazen. Taşıyamayacakları bir yükle karşılaştıklarında... O zaman göğe yükselirler arıza giderilinceye kadar. Hava değişikliğine ve dinlenmeye ihtiyaç duyarlar çünkü. Sonra uslu uslu geri gelirler. Hiç gitmemişler gibi evimize girerler. Eski, alışıldık hayatımıza döneriz.
Ama trafo bazen hepten yanar: O zaman kelimeler tutuşur, yanar, kavrulur ve kül olurlar. Ama ne tutuşma, ne yanıp kavrulma, ne de kül olma acı verir. Anlamı temsil etmekle görevli olan kelimeler, anlamın içinde erir giderler...
Konya'ya giren, kelimeleri yanmış olarak çıkar.
Çünkü Konya'daki güneş, kelimeleri yakar. Deriyi yaktığı gibi...
Güneşin yaktığı kelimelerle ise, yazı ancak buraya kadar yazılır.
Taşındım...
Geçiciliğimiz için şükretmemiz lâzım. Taşınabilmek de güzel...
Taşınmam için beni teşvik eden dostlara teşekkürler...
Cebeci'de Akşam
Birazdan çıkacağım ve o kokuyu duyacağım. Soğukla beraber burun deliklerimden içeri girecek. İçime çekmemeye çalışacağım; nefesimi tutacağım ama içimde tuttuğum nefes de çabucak kirlenecek, bana yetmeyecek uzun uzadıya: Nefesimi bırakırken yenisini almak üzere zorlayacak bedenim beni. Direnemeyeceğim ve akciğerime dolduracağım o dumanlı, bol karbondioksitli, bol karbonmonoksitli havayı… Yaşamak üzere içime almak zorunda olduğum o zehirli havayı. Ve o zaman daha çok anlayacağım Cebeci'de olduğumu. Cebeci'de olduğumu hatırlayacağım…
Kışın Cebeci, bu havayla soluyor işte. Dumanlı, isli, puslu havayla… Ben yıllardır gündüzleri Cebeciliyim. Bu semt her mevsimde biraz acıklı… "Hüzünlü" demiyorum; hüzün de yok değildir ama "acıklı" kelimesi, hissettiklerimi daha çok anlatıyor. Çünkü Cebeci, bütün hareketine rağmen biraz arkada kalmıştır; şehrin merkezine dönük yüzü bile, arka sıralara oturtuldukça arka sıraların yerlisi olmuş çocuklarınki gibi içten içe buruktur. Kenardadır ve bunun farkındadır…
Ben, akşamın kendisini gece gibi hissettiren saatlerinde -yani, aslında çok da geç olmayan saatlerde- eve gitmek üzere çıkar, arkada kalmış Cebeci'nin arka sokaklarında trafiği sıkışmamış yollar ararım. Işıkları yeni uyanmış evlerin önünden geçerken, hiç bilemem buralarda kimler oturur… Bunca yıl, yalnızca gündüzlerini paylaşsam da Cebeci, bana semtten dostlar kazandırmamıştır. Ama herhalde bu benim hatamdır… İnsan dostlarım olmadığından, mekânlar yüklenir kalbime… Küçük şehirlilerin küçük pastaneleri, simitçileri, fırınları ve tozlu züccaciyeleri için hissettiklerini anlar gibi olurum.
Ben yazıya abanırken, şimdi dışarıda karanlık var. Cadde, şimdi trafikle kaynıyor ama birkaç saate kalmadan soluğu tükenen bir rüzgâr gibi susacak. O zaman gecesini paylaşmak istesem de burada olamayacağım. Çünkü, arada bir akşam yemeğine kalsam da hiç yatıya kalmadığımı bildiğinden hiç ısrar etmeyecek…
Yatıya kalmayan, yazıdan kalmamalıdır… Cebeci için yazmalıdır.Mahkeme Duvarı
Günler geçti…
Devletşah'ın bulduğu çözüm de çok uzun süre işe yaramadı. Onlar da bulmuşlardı yolunu. Yine de yasaklamayı… Gene o "mahkeme kararı" lafı geçen yazıyla karşılaşıyordu herkes bloga girdiğinde. "Mahkeme kararı"ndan bahseden internet sayfası görüntüsü, "mahkeme duvarı" gibi sıkıcıydı. Bunaltıcı ve çirkindi…
Halbuki "mahkeme duvarı" sözü pekâlâ "adalet"i de çağrıştırabilirdi insanlara.
Mahkeme duvarı… Sağlam ve güvenli…
Mahkeme duvarı… Büyük ve emin…
Mahkeme duvarı… Dayayabilirsiniz sırtınızı derin bir emniyet duygusuyla…
Ama yok…
Mahkemeler adalet dağıtmıyor anlaşılan… İşte bu kadim söz de geçmişini anlatıyor mahkemelerin!
Şimdi o "mahkeme kararı"nı alanlara soruyorum: İkibuçuk aydır, internette kendi yazdığı yazılara bile ulaşamayan birinin hakları ne olacak peki?
Cevabın "mahkeme duvarı"na benzememesini ümit ediyorum.