Güller çözülüyor iplerinden...
Güller ayaklar altında eziliyor... Güller, tek bir gül uğruna eziliyor.
***Bakıyorum bakımsız çocuklara Delhi'de, Jaipur'da, Ajmer'de... Ateşler tütüyor rüzgâr yerine.
Güller çözülüyor iplerinden...
Güller ayaklar altında eziliyor... Güller, tek bir gül uğruna eziliyor.
***Hiç yolcusu yokmuş gibidir otobüsünüzün, herkes uyurken. Siz de uykuya dalarsınız. Denizin üzerinde sırtüstü hareketsiz kalmak gibi, dünyadan, bedeninden tam olarak ayrılmadan; sesleri suyun içinden boğuk boğuk duymaya devam ederek...
Uyur, uyanır, sınırları belirsiz şehirler görürsünüz. Çoktan uyuduklarını düşünürsünüz o şehirlerin tanımadığınız -tanımadığınız için de size yabancı olduklarını düşündüğünüz- insanlarının...
Bir de bıraktıklarınız vardır:
Şehirlerinizin arası açıktır.
Şehirlerinizin arasına başka şehirler de girmiştir.
Şehirleriniz birbirine uzak düşmüştür.
Şehirlerarasındasınızdır.
Uzaklaştıkça aranızı açarsınız. Kendi iradenizle... Sevgilinin ve kendi şehirlerinizi istisna tutarak aradaki şehirlere sitem edersiniz içten içe. "Aramızdaki şehirler" diye adlandırırsınız onları. Adlandırdığınız anda da "biz"den bahseden bu tamlamayla yeniden birleşirsiniz, tamamlanırsınız.
Ama biraz düşününce zaten farkedeceksinizdir, aramızdaki şehirlerin vücutlarımızdan ibaret olduğunu...
Aramızdaki şehirlerin....
Devletşah sobelemiş. İlk defa sobeleniyorum sanal âlemde: Nefesimi kesen anları yazacakmışım. Sobelenmek nefes kesebilir diye düşünüyorum ilk olarak.
Sonra o başlıklara uyamayacağımı farkediyorum. Hemen yapabileceğim ve nefesimi kesecek olan şeyler; yarın yapabileceğim ve yine nefesimi kesecek olan şeyler... Filan falan...
Ben aklıma geldiği gibi yazacağım:
Dalgalar nefes keser.
Rüzgârın hafiften esişi, saçınızı alnınıza değdirişi nefes keser.
Günün farklı saatlerinde farklı renkte görünen deniz nefes keser.
İki rengin biraraya gelişi nefes keser.
İki sevgilinin kucaklaşması nefes keser.
Gözünüze değen o uzun bakış nefes keser. O bakış, aklınızı başınızdan alır ve kestirip atar. O zaman yalnızca nefesiniz değil, nefsiniz de kesilir, yaralanır, kanar. Tatlı tatlı kanar...
*****
Sobelenmek isteyen herkese açıktır nefesi kesilmek üzerine yazma davetim... Ben açıktan sobelememeyi tercih ediyorum.
Açıp bakacağım defterlerime: Yazmıştım bir yerlere. Tam o sırada yazmıştım. Her şey olup bittikten sonra değil... O sırada. Aklımda kalanları değil, o anda olup bitenleri yazmıştım. Pencereden bakıp bakıp yazmıştım. Bakıp bakıp çizmek gibi... Yani bir ağaca bakarak o ağacın resmini çizmek gibi, bir çocuğun küçücük ellerini çizmek gibi, ben de baka baka yazmıştım.
O sırada koşmuştu o siyah köpek... Tam o sırada yalpalayarak yürümüştü sarhoş. Ve hemen oracıkta düşürmüştü koyu yeşil renkli şişesini. O sırada güneş çoktan çekilmişti... Ve sarhoşun siyah paltosu daha da kararmıştı. Renkler zaten soluktu ama gün, garip bir aydınlıkla direniyordu. Işığı en çok yansıtan renk hâkimdi çünkü dünyaya ve sesleri en çok örten örtüyle kaplıydı her yer. Renkler gibi sesler de solmuştu ama gün direniyordu.
Pencere bir ekran gibi çerçeveliyordu ve ben mürekkebi satırlar hâlinde akıtıyordum deftere.
Bir şeyi çok özlemiş gibiydim renkler sönerken...
Hava kararıp da sokak lambaları yanarken...
Sokak lambaları yanıp da kar taneleri kararırken...
Gökten yağan taneler, aslında, geceleyin de karanlıktı, gündüz de... Geldikleri yere başımızı kaldırıp da baksaydık, görecektik siyah kar tanelerini. Onların aslında yere düştükten sonra ak-pak olduklarını farkecektik.
Ve onların da, tıpkı yağmur taneleri gibi sesleri olduğunu duyacaktık. Eğer dinleseydik...
O sarı ışıklı sokak lambasının altında, sokağın köşesinde, herkesin evine çekildiği saatte, sadece birkaç dakika, -onlar yumuşacık dokunurlarken yanaklarımıza, çenemize, burnumuzun ucuna- sabırla kulak kabartsaydık, o zaman duyacaktık, kar tanelerinin kurumuş yaprakların, ağaç gövdelerinin, elektrik direklerinin, araba kaputlarının, çöp kutularının ve çatıların üzerine ince bir çıtırtıyla yağdığını, yağdığını, yağdığını...
Ve geceleri kar yağan yerlerde sabahın neden daha erken olduğunu, sabahın neden daha aydınlık olduğunu ve sabahın neden daha sessiz olduğunu bir an anlayacakmışız gibi heyecanlanacaktık.
Ve o gecelerin sabahlarında, annelerin neden kalkar kalkmaz çocuklarının odalarına süzülerek onların uykunun ılıklığını hâlâ taşıyan ellerine dokunup bir sır verir gibi "kar yağmış..." diye fısıldadıklarını düşünürken, annemizden aldığımız hayat iksirini çocuklarımıza hiç bozulmadan aktarabileceğimize dâir bir ümit kabaracaktı içimizde.
Bu sırlı kaplayışın, örtüşün, kucaklayışın ve ele geçirişin, derin ve yumuşacık bir sevginin eseri olduğunun farkına varacaktık.
Kar tanelerinin sesini duysaydık...
fotoğraf: http://flickr.com/photos/trevorhenry/322678284/
Birisi sizi düşünür: Sizin kendinizi düşünmediğiniz zamanlarda bile. Sizi düşünen kimsenin olmadığını bile düşünmediğiniz zamanlarda da.
Sizin için bir şeyler yapar: Sizin kendiniz için bir şeyler yapmanız gerektiğinin farkında olmadığınız zamanlarda bile...
Deniz, benim sayfam için bir başlık hazırlamış. Benimle biraraya gelerek "biraz daha sağa, biraz daha sola; siyahı daha çok olsun" gibi didiklemelerimi de sabırla karşılayarak istediğim ayarlamaları yapma zahmetine de katlandı üstelik. Yani ben," olmadı, baştan" dedikçe, o da "eyvallah" deyip tekrar tekrar denedi.
olmadibastan.blogspot.com sayfasındaki gibi...
İnce düşüncesi ve emekleri için çok çok teşekkür ederim kendisine...
Kelimeler minicik yıldızlardır karanlıkta; onlarsız da olmaz, onlarla da... Bazen hiçbir şeye yetmezler ama yine dönüp onların omuzuna yaslarız başımızı. Yoldaşlıklarını, ömürlerinin sonuna kadar sebatla, sadakatle sürdürürler. Kelimeler ölümsüz değillerse de bizden uzun yaşarlar. Ömrü bizimkinden uzun olanlar, arkamızdan yapılan duâya "âmin" der ve başkalarında yaşamaya devam ederler.
Kelimelerin sigortası atar bazen. Taşıyamayacakları bir yükle karşılaştıklarında... O zaman göğe yükselirler arıza giderilinceye kadar. Hava değişikliğine ve dinlenmeye ihtiyaç duyarlar çünkü. Sonra uslu uslu geri gelirler. Hiç gitmemişler gibi evimize girerler. Eski, alışıldık hayatımıza döneriz.
Ama trafo bazen hepten yanar: O zaman kelimeler tutuşur, yanar, kavrulur ve kül olurlar. Ama ne tutuşma, ne yanıp kavrulma, ne de kül olma acı verir. Anlamı temsil etmekle görevli olan kelimeler, anlamın içinde erir giderler...
Konya'ya giren, kelimeleri yanmış olarak çıkar.
Çünkü Konya'daki güneş, kelimeleri yakar. Deriyi yaktığı gibi...
Güneşin yaktığı kelimelerle ise, yazı ancak buraya kadar yazılır.
Niye göç ettiklerini biliyorum şimdi. Kimse keyfinden bırakmaz yurdunu. Ama yeni yurt edinmek de çok zor olmasa gerek. Dünya biz insanlar için ne kadar ebedî bir yurtsa, biz de o kadar ebedîyiz işte...
Geçiciliğimiz için şükretmemiz lâzım. Taşınabilmek de güzel...
Taşınmam için beni teşvik eden dostlara teşekkürler...