Olmadı Baştan

Birisi sizi düşünür: Sizin kendinizi düşünmediğiniz zamanlarda bile. Sizi düşünen kimsenin olmadığını bile düşünmediğiniz zamanlarda da.

Sizin için bir şeyler yapar: Sizin kendiniz için bir şeyler yapmanız gerektiğinin farkında olmadığınız zamanlarda bile...

Deniz, benim sayfam için bir başlık hazırlamış. Benimle biraraya gelerek "biraz daha sağa, biraz daha sola; siyahı daha çok olsun" gibi didiklemelerimi de sabırla karşılayarak istediğim ayarlamaları yapma zahmetine de katlandı üstelik. Yani ben," olmadı, baştan" dedikçe, o da "eyvallah" deyip tekrar tekrar denedi.

olmadibastan.blogspot.com sayfasındaki gibi...

İnce düşüncesi ve emekleri için çok çok teşekkür ederim kendisine...

Güneş Yanığı

Kelimeler minicik yıldızlardır karanlıkta; onlarsız da olmaz, onlarla da... Bazen hiçbir şeye yetmezler ama yine dönüp onların omuzuna yaslarız başımızı. Yoldaşlıklarını, ömürlerinin sonuna kadar sebatla, sadakatle sürdürürler. Kelimeler ölümsüz değillerse de bizden uzun yaşarlar. Ömrü bizimkinden uzun olanlar, arkamızdan yapılan duâya "âmin" der ve başkalarında yaşamaya devam ederler.

Kelimelerin sigortası atar bazen. Taşıyamayacakları bir yükle karşılaştıklarında... O zaman göğe yükselirler arıza giderilinceye kadar. Hava değişikliğine ve dinlenmeye ihtiyaç duyarlar çünkü. Sonra uslu uslu geri gelirler. Hiç gitmemişler gibi evimize girerler. Eski, alışıldık hayatımıza döneriz.

Ama trafo bazen hepten yanar: O zaman kelimeler tutuşur, yanar, kavrulur ve kül olurlar. Ama ne tutuşma, ne yanıp kavrulma, ne de kül olma acı verir. Anlamı temsil etmekle görevli olan kelimeler, anlamın içinde erir giderler...

Konya'ya giren, kelimeleri yanmış olarak çıkar.

Çünkü Konya'daki güneş, kelimeleri yakar. Deriyi yaktığı gibi...

Güneşin yaktığı kelimelerle ise, yazı ancak buraya kadar yazılır.

Taşındım...

Niye göç ettiklerini biliyorum şimdi. Kimse keyfinden bırakmaz yurdunu. Ama yeni yurt edinmek de çok zor olmasa gerek. Dünya biz insanlar için ne kadar ebedî bir yurtsa, biz de o kadar ebedîyiz işte...

Geçiciliğimiz için şükretmemiz lâzım. Taşınabilmek de güzel...

Taşınmam için beni teşvik eden dostlara teşekkürler...

Cebeci'de Akşam

Birazdan çıkacağım ve o kokuyu duyacağım. Soğukla beraber burun deliklerimden içeri girecek. İçime çekmemeye çalışacağım; nefesimi tutacağım ama içimde tuttuğum nefes de çabucak kirlenecek, bana yetmeyecek uzun uzadıya: Nefesimi bırakırken yenisini almak üzere zorlayacak bedenim beni. Direnemeyeceğim ve akciğerime dolduracağım o dumanlı, bol karbondioksitli, bol karbonmonoksitli havayı… Yaşamak üzere içime almak zorunda olduğum o zehirli havayı. Ve o zaman daha çok anlayacağım Cebeci'de olduğumu. Cebeci'de olduğumu hatırlayacağım…

Kışın Cebeci, bu havayla soluyor işte. Dumanlı, isli, puslu havayla… Ben yıllardır gündüzleri Cebeciliyim. Bu semt her mevsimde biraz acıklı… "Hüzünlü" demiyorum; hüzün de yok değildir ama "acıklı" kelimesi, hissettiklerimi daha çok anlatıyor. Çünkü Cebeci, bütün hareketine rağmen biraz arkada kalmıştır; şehrin merkezine dönük yüzü bile, arka sıralara oturtuldukça arka sıraların yerlisi olmuş çocuklarınki gibi içten içe buruktur. Kenardadır ve bunun farkındadır…

Ben, akşamın kendisini gece gibi hissettiren saatlerinde -yani, aslında çok da geç olmayan saatlerde- eve gitmek üzere çıkar, arkada kalmış Cebeci'nin arka sokaklarında trafiği sıkışmamış yollar ararım. Işıkları yeni uyanmış evlerin önünden geçerken, hiç bilemem buralarda kimler oturur… Bunca yıl, yalnızca gündüzlerini paylaşsam da Cebeci, bana semtten dostlar kazandırmamıştır. Ama herhalde bu benim hatamdır… İnsan dostlarım olmadığından, mekânlar yüklenir kalbime… Küçük şehirlilerin küçük pastaneleri, simitçileri, fırınları ve tozlu züccaciyeleri için hissettiklerini anlar gibi olurum.

Ben yazıya abanırken, şimdi dışarıda karanlık var. Cadde, şimdi trafikle kaynıyor ama birkaç saate kalmadan soluğu tükenen bir rüzgâr gibi susacak. O zaman gecesini paylaşmak istesem de burada olamayacağım. Çünkü, arada bir akşam yemeğine kalsam da hiç yatıya kalmadığımı bildiğinden hiç ısrar etmeyecek…

Yatıya kalmayan, yazıdan kalmamalıdır… Cebeci için yazmalıdır.

Mahkeme Duvarı

Günler geçti…

Devletşah'ın bulduğu çözüm de çok uzun süre işe yaramadı. Onlar da bulmuşlardı yolunu. Yine de yasaklamayı… Gene o "mahkeme kararı" lafı geçen yazıyla karşılaşıyordu herkes bloga girdiğinde. "Mahkeme kararı"ndan bahseden internet sayfası görüntüsü, "mahkeme duvarı" gibi sıkıcıydı. Bunaltıcı ve çirkindi…

Halbuki "mahkeme duvarı" sözü pekâlâ "adalet"i de çağrıştırabilirdi insanlara.

Mahkeme duvarı… Sağlam ve güvenli…

Mahkeme duvarı… Büyük ve emin…

Mahkeme duvarı… Dayayabilirsiniz sırtınızı derin bir emniyet duygusuyla…

Ama yok…

Mahkemeler adalet dağıtmıyor anlaşılan… İşte bu kadim söz de geçmişini anlatıyor mahkemelerin!

Şimdi o "mahkeme kararı"nı alanlara soruyorum: İkibuçuk aydır, internette kendi yazdığı yazılara bile ulaşamayan birinin hakları ne olacak peki?

Cevabın "mahkeme duvarı"na benzememesini ümit ediyorum.

Gözden Irak Yazılar

Çok üstünde durmadım önceleri. Uzun sürmeyeceğini düşündüm. "Herhalde birisi bir yazı yazmış, bazıları da o yazıyı beğenmemişler, yasalara aykırı bulmuşlar, mahkemeye vermişler ve mahkeme de yazının yayınlandığı ana siteye ulaşımı engellemiş" diye açıklıyordum soranlara ve dostluk gösterip endişelenenlere… Hoş bir şey değil; dostlarınız için de tedirgin edici, girdiğiniz sitenin/blogun "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısıyla açılması… Yani, açılmaması… Yazdıklarınızın okunmaması… Okunamaması… Kendiniz tarafından bile… "Ben bir şey yapmadım" diye açıklama yapmanız gerekiyor. "Kötü bir şey yapmadım ben… Mahkemeyle ne işim olabilir?"

Ama sabırla beklemeye karar verdim. Nasılsa bu mahkeme de bir şekilde sonlanacak ve kurunun yanında yanan yaşlar olarak biz de felaha ereceğiz… Çok uzun sürdü. Hâlâ da tam olarak hallolmuş değil mesele… İşte sadece üzülmekle kalmayan ve harekete de geçen arkadaşım devletsah.com, mağdur olan biz wordpress kullanıcılarına ve bizleri okuyanlara yardımcı olacak bir öneri yayınlamış bugün sitesinde. Bizlere tekrar ulaşmanın, bizlerin de en azından yazılarımıza ulaşmamızın yollarını gösteren bir öneri…

Gözden ırak yazılarıma tekrar kavuşmak… Koyduğum ismin gadrine uğradığını zannettiğim internetteki küçük sahama… Görünmez Kentler'e…

Devletşah'a çok teşekkürler…

Havadan Sudan Bahsetmek

Canınız lâflamak istiyordur. Öylesine konuşursunuz: Boş boş… Karşınızdaki de öylesine dinleyecektir sizi: Yarım yamalak… Sizin de derinden derine dinlenilmeye ihtiyacınız yoktur zaten. Muhatabınız konuşurken de siz öylesine dinlersiniz. Söyleşmeye başlarkenki maksadınız önemli değildir, sözün kendisi sizi bir sonraki cümleye taşır.

Böylece lâf lâfı açar. Bazen de açmaz. Çok konuşulmaktan dolayı hiçbir cazibesi kalmamış konulara dönersiniz. Konuşacak başka bir şey bulamamış olmak zaten yeterince sıkıcıdır. Ama işte o çok konuşulmuş konu, hiçbir şey bulamamaktan iyidir. Sıkı sıkı yapışırsınız ona. Evirip çevirirsiniz. Ama bazen de o bildik ve basit konu, pek çekici gelir de ballanır ağzınızda kelimeler. Heyecanla birbirinizin ağzından alırsınız sözü. Ama heyecanla konuşsanız da, hiçbir ciddiyeti yoktur söylediklerinizin. Her şeyden konuşabilirsiniz. Daldan dala da atlarsınız; bazı dallarda uzun, bazı dallarda kısa süreyle konaklarsınız. Konuşursunuz işte her şeyden: Yapmayı yeni öğrendiğiniz bir yemek, başbakanın son demeci, ünlü sanatçımızın yeni sevgilisi, torununuzun söyleyebildiği kelimeler, domates fiyatları, gençlerin saygısızlığı, komşunuzun yaramaz köpeği, işini tam yapmayan tesisatçılar ve eskilerin tutumluluğu…

Su o kadar değilse bile hava ve hava durumu, konuşma konuları arasına en çabuk girendir. Havaların ne kadar sıcak gittiğini söyleyerek girersiniz söze. Arkasından "Ama yarın yağmur yağabilirmiş" dersiniz. "Geçen sene de böyleydi" der karşınızdaki. "Yaa doğru, doğru…" diye karşılık verirsiniz. Havadan sudan konuşurken zaman akıp gider…

*****

Sözlüklere bakacak olursak "havadan sudan konuşmak", önemi olamayan konulardan konuşmak ve şundan bundan söz açmak anlamına geliyor. Hava ve su, konuşmanın önemsizliğini ve bütünlükten mahrum oluşunu ifade ediyor. Ciddiyetten ve ehemmiyetten uzaklığı…

Bugün artık "hava ve su", en ciddi konular arasında. Kaygıyla konuşuyoruz havanın durumunu ve daha da kaygılıyız su konusunda. Bir yandan kuraklıkla, öte yandan sellerle boğuşurken dünya, hava ve su, bugüne kadar gayri ciddi sohbetlere konu edilmelerinin ve adlarının gayri ciddi sohbetlerde kullanılmasının intikamını alırcasına gündemimizin en mühim maddesini oluşturuyorlar.

Hava ve su, hayatî…

Hava ve su, bugün, her zamankinden daha çok hayat memat meselesi…

Artık havadan sudan konuşurken terbiyemizi ve ciddiyetimizi takınmanın zamanı gelmiştir. … de geçmektedir…